29 Ara 2012

Hevesimin kursağımda kalması

4 gözle bekliyordum Cumartesi'yi. Bağarası'na gidip köy kahvesinde oturup insan çekicektik. Cuma gecesi 10 saatin ardından eşim beni almaya geldi okula. Eve dönerken ters şeritten gelen bir otomobili görmeyerek yandan vurduk. Tartışmasız %100 karşı taraf suçlu. Ters şeritten geliyor...

Baktım eleman uyumlu. Lagaluga yapmıyor. Zaten gece gece hiç kimseyle kavga edecek halim de yoktu. Durumunu da çok iyi görmedim. Hasar çok değil gibi görünüyordu. Tutanak olayına girmek istemedim. Doğru sanayiye... Yanlız sanayiye giderken kafama birşey takıldı. Hafızam iyi değildir. Ama adamın tipi geçen seneki vukuatte olay yaratan adama çok benziyordu. (bkz: geçen seneki vukuat) Kaffaları yidim yine. Eğer oadam buysa inanılmaz pişman olurdum. 1 KRŞ bile vermeden kaçar giderdim...

Eşimin kaportacı bir velisi varmış. Hemen aradık. Sağolasın o saatte geldi hemen dükkana. Adamın adını sordum. '..... Kurnaz.' aboooo.... Daha 15 dakika önce ders vediğim öğrencinin babaı... Hem de hem davranış hem de akademik olarak başarılı bir öğrencimin babası. Yarıyarıya ödemeyi kabul ettik. 200 TL nin 100 ünü ben ödeyecektim. Benimkinde çok hasar yoktu. Sadece 50 TL ye  pasta cila ile kurtacaktım. Şimdilik böyle görünüyordu. Yarın gel dedi usta... Yarın? Yarın Cumartesi... :( Ama yarın olmazsa bir daha HİÇ olmaz... :( Neyse artık, sabahtan gelirim, hallederim. Öğleden sonra da doğru fotoğrafa...

Eve gittim. öğrencim geldi. Hayatımın en kötü özel dersini anlattım. Yılların getirdiği unutkanlık mı yoksa 10 saatin üstüne bir 2 saat dersten mi kaynaklanıyor bilmiyorum ama çok kötüydüm... :( Öğrenci gittikten sonra da işim bitmedi. Pazar günkü derslere hazırlık yapmam gerekiyordu. 12 saat sonrasında bir de oturdum onlara çalıştım. Çok uzun sürmedi. Kafam çatlıyordu. Kendimi kısa süre sonra yatakta buldum...

Sabah kalktığımda saat 10 du. Hemen yataktan fırlayıp bişeyler atıştırıp doğru sanayiye... İş uzadıda uzadı, uzadıda uzadı... Far değişmeli dendi. Çıkma orjinal bir tane bulduk. 100 kağıt da öyle girdi. Madem öyle sağı solu eksikti onları da yapayım dedim. Pasta cila denen o boktan şey bütün günümü yedi. Macun gibi birşeyi yama gibi yapıyor. Sonra onu suyla siliyor. Ateş tutuyor. Yine o macunu sürüyor, sonra pembe bişey sürüyor, ateş, su, macun vs vs. derken arabanın rengi kendine geliyor. Saatlerde 15:30 u gösteriyor. Yani resmen günüm sanayide öldü.

Haftaiçi kıçımı yırtıp verdiğim özel derslerin parasını sanayide çarçur ettim. Parasını zerre kadar düşünmüyorum. Benim için en değerli vaktim gitmişti. Canım çok sıkıldı bu duruma. Saat 15:30 dan sonra yapılabilecek en güzel şey berbere gidip vücudumdaki elektiriği boşaltmaktı. 

Eve geldiğimde eşim evde yoktu. Mağaza gezmişti bütün gün. Geldiğinde bana sürpriz yapıp hediye almış. Heralde gergin olabileceğimi tahmin etmiş. Sevgilimin bu ince düşünceleri beni acaip sevindiriyor. O an çok şnslı olduğumu düşünüyorum. Bunu gösteremiyorum. Bu, O'nu üzüyor. Ama ne yapayım? 

Eve gelip bilgisayarımı açtığımda ilk merak ettiğim Melo'nun BlogerMagazin dergisiydi. Kıyamet yazımı dergisine koymuş.. Çok mutlu mesut oldum. Beğenilmek güzel birşey.. :)

Birçok yorum vardı blogumda. Herkes fotoğraflarımı bekliyordu. Beklentilerine cevap vermek amacıyla yapabileceğim tek şey aşağıdaki sanatsal olmayan (Ustanın sanatına lafım yok.) fotoğrafları yollamak olacak.


  




Nihayet haftasonu...


Çarşamba hiç gelmesin istiyorum. Çarşamba'ya kadar o kadar güzel, hareketli ancak çeşitlilik dolu olan hayatım Perşembe ile tam bir kabusa dönüyor. Okuldaki işler birikiyor. Dersim olduğu sınıflara hazırlamam gereken yaprak testler, onların cevap anahtarlarını çıkarmak olsun. Özel dersler ve birton okul evrakı... Öldürüyor resmen...

Çarşamba renkliydi aslında. Çok yoğun ders prgramım yoktu. Okuldan gelince pazarı yaptım. Yemek yaptım. Ordan eşimi aldım okuldan ve beraber spora gittik. Ordan çıkışta fotoğrafçı arkadaşlarla toplandık. Toplu olarak KUFSAD'a üye olmaya karar verdik.Ne zaman fiilen KUFSAD üyesi olcaz bilmiyorum. Hoca isimlerimizi aldı bakalım bekliyoruz haber...

Perşembe, 10 saatlik dersin ardından (10 saatlik dersin ne kadar acı verici olduğunu ancak öğretmen olan bilir..) yıllardır görmediğim geometri konusuna gece 1 buçuğa kadar çalıştım. Ertesi gün (Cuma) lise 3 geometriden ders alan özel öğrencim vardı. Çalışmalıydım ve çalıştım. Gece 1-2 den sonra biraz face te kaçamak yapıp yattım. 1 satır yazı bile okuyacak dermanım yoktu. 2 günlük biriken blog yazıları olduğunu bilioyrdum. Ama bakamayacaktım. Ertesi güne ertelemek zorunda kaldım.

Cuma günü yine bi 10 saatin ardından 2 saat boyunca geometri anlattım. Ama hayatımın en kötü performansıydı diyebilirim. Geometriye yabancılaşmış olabilirim. Tamam da o kadar da kötü değildir heralde demiştim. Ama o kadar kötüymüş işte... Oysa ki Perşembe gününden pratiğimi yapmıştım. Çok çok çooook yoruldum. Saatlerdir kendime gelemedim. Bir de bugün boğazlarım çok tahriş olmuş. Ya okulda çok bağırdım ya da vücut artık isyan ediyor. Yarın fotoğraf gezisine gideceğiz. O yüzden Pazar günkü derslerin hazırlığını şimdiden yapmam gerekiyor. Bu tempo çok yoğun. Alışmak zor olacak gibi görünüyor....

Ama yoook. Acısını yarın çıkaracağım. 1 günüm var. Tamam, akşamına tekrar çalışmaya bağlıcam. Ama en azından fotoğrafla ilgilenirken az olsun uzaklaşcam...

26 Ara 2012

Yapma demiyorum hobi olarak yine yap

Okuldan çok samimi bir arkadaşımla 2 haftada bir fotoğraf gezilerine giderdik. Bunu her hafta olacak şekilde sıklaştırmıştık. Geçtiğimiz hafta fotoğaf gezilerine bir ara verelim, biraz oturalım ders çalışalım, okul evrağı falan yapalım dedik. İyi oldu, derledik topladık biraz. Ancak Pazartesi oldu, birşey yok. Salı oldu, halen birşey yok... (Gerçi Salı günleri benim boş günüm..)

Ancaaak. Çarşamba oldu üstüme üstüme geliyor herşey. Hemen asabileşiyorum. Çekemiyorum gürültü falan. Alttan alamıyorum öğrencileri. Sinirim kendime zarar veriyor, onu farkettim. Teneffüste arkadaşı gördüm. Onun da yüzünden düşen bin parça. Sıkılmış, bezmiş, monoton hayata akıp gitmiş.

O an anladım ki fotoğrafa feci bağlanmışız biz. Aslında herkesin birşeylere bağlanması lazım. Gidip, strestini, enerjisini atacak, kafasını dağıtması için bir fırsat bulması lazım. Yoksa bizler makina değiliz. Hergün aynı iş yerine gidip, aynı kişileri görüp, aynı işleri yapmak insanoğlunun doğasına aykırı. Zaten bu şekilde yaşamına devam eden insanlara baktığımız da da gerçekten ruh sağlığı çok da iyi olmadığını da görüyoruz.

Mutlaka birşeyler yapmalı. Balık tutarsın, müzikle uğraşırsın, doğa sporu yaparsın orasını bilemem, ama mutlaka birşey bulmalı insan...

Buarada spor dedim de... Yaklaşık 3 haftadır spora gidiyoruz eşimle. Aksatmadık şimdiye kadar, herşey yolunda. Amacım kilo almak. Burada gülmek istiyorum. Çünkü geçenlerde 2013 teki isteklerim arasında 'kilo almak' yazınca Balık'ın '''Kilo almak istiyorum'' dan sonrasını okumayacağım. -.- isyeaaaan. :d'' yorumu geldi aklıma. Tabi göbek tarafından değil, kas olaraktan vücuduma katkıda bulunmak istiyorum ben o başka... Aslında insanlar spor salonlarında da enerjilerini attıkları için rahatlıyor. Ama bende öyle olmuyor. Spor salonları yapay ortamlar. Setler vardır. Belli sayıda belli bir hareketi yapmak zorundasındır. Başka makinaya kafana estiği zaman geçemezsin. Kısıtlısındır. Aslında bu sporla uğraşıp da strest atan var mı bilmiyorum ama ben değilim. Ben zorunda olduğum için gidiyorum. Kesinlikle zevk olsun diye gidilecek birşey olduğunu düşünmüyorum.. O yüzden fotoğrafa devam... :)

Haaa bir de egosunu tatmin etmek için, hırslanıp bir bir Jay Cutler gibi olmaya çalışanlar var o başka.. (Birçok fotorğafı vardı internette. Ancak bazı bayanlara iğrenç gelebileceği düşüncesiyle (eşimden hareketle..) bunu seçtim. Umarım bu midenizi kaldırmaz.) Ben onlardan değilim. Onlar gibi de olamam. Olmak da istemiyorum. (Aslında olsam fena olmazdı... :)


Bir yandan da yıllarca müzikle uğraşıp ciddi derecede gitar çalıp biranda onu bir kenara atmam içimi buruyor. Önemli bir noktaya kadar gelmiştim oysa ki. Ona devam edebilirdim. Ancak öyle olmadı işte. Ortam ve şartları sağlayamadım. Çalışmak istediğim grup, mekan, ortam ve çevre gibi etkenleri oluşturamadığımdan soğumak zorunda kaldım. Yani bir de şu var. 

Kendi başına aslında insan bir hiç. Üretemiyor. Eleştiride bulunması gereken birileri lazım. Onu çevrende bulamazsan uçsuz bir okyanusta kaybolur gidersin. Kimse izine bile rastlayamaz. Sonra işte o okyanusta benim gibi ayağına taş bağlayıp denize atarsın...

24 Ara 2012

Yılbaşı hediye çekilişi

Geçen seneden arıcalı olacağı belliydi benim sınıfımın...
Bir gürültü, bir gürültü anlatamam ya... Arkadaş bu kadar mı konuşur bir insan. Yok yok.. Biri değil, hepsi hepsi... ve kızınca da söyledikleri klişe şey şu: "Hocam yaaaa, tek bana kızıyorsunuz. Herkes konuşuyor..."

1. Herkesin konuşması senin konuşmanı gerektirmez.
2. Ben sadece seni değil, herkesi uyarıyorum...

Arkadaş kafaları da basıyor ama yaa... Yapıyorlar yapıyorlar valla o kadar dinlemeye helal olsun diyorum.. Hele içlerinden Ahmet diye bir fırlama çocuğum var ki anlatamam. Dil papuç kadar... Söyleyecek her sözü var çocuğun. Derste sorduğu sorular çok can alıcı. Zehir gibi zekası var. Ama ara sıra beni sinir edince içimden o zekası geri tepip tarafımdan 'gerizekalı' sıfatını alıyor. Ama olsun, o yine de zeki...

Neyse şimdi bunlar benden geçen hafta 'Hocam yılbaşı çekilişi yapalım, yılbaşı çekilişi yapalım..' diye tutturdular. Geçen sene bu sınıfla yapmamıştım. Diğer şubeyle yapmışltım. Sebebi son derece açık. Tertip, düzen, alıp karşına adam akıllı konuşabilecek birton adamın o sınıfta bulunması.. İçime sinmedi. Bunlara da bu sene yapayım dedim... Ama yok öyle beleşee :D 

'Pazartesi günkü derste gürültü yapmazsanız tamam, yılbaşı çekilişi yapıcam..' dedim... 'Hatta hepinizin isimlerinizi evde kağıtlara yazıp buraya getircem, herşeyi hazır bir şekilde sunucam size.. dedim.
 Dün akşam hemen kısa bir aksiyonla hazırladım. Hatta değişiklik olsun diye mavi renkli kağıda falan çıktı almıştım.. :P

Baktım ki fena değiller... Sessiz oldular. Yani tabi ufak çapta konuşma oldu, ama onu da görmezden gelebilirdim. 'Tamam' dedim... Çekiliş yapıyoruz... Çekilişe katılmayanların isimlerini eledik. Geriye kalanları yazdık. O sırada farkettim ki kendi ismimi yazmayı unutmuşum.. :)

Geçen sene çok sevdiğim bir öğrencim denk gelmişti bana.. Küçük kardeşime hediye alırmışım gibi hissederek kendimi LCW de buldum anında.. :) Hiç girmediğim reyonlarda gezindim. Eşimle beraber ona güzel bir sweet aldık.. :)

Bu sene bu duyguyu kendi sınıfımda hissedememiş olmam içimi biraz burdu...

22 Ara 2012

Bir kıyamet yazısı da benden...

Ders: Matematik

Konu: Çemberlerde yaylar ve açılar
Saat: 12:50

Gözler tahtadaki çemberde değil. Sınıfımda asılı duran daire şeklinde olan saatte...

Buarada sınıfımdaki saat, yandakinin aynısından. (hava atmak gibi olmasın da...:)


İndirdim aşağı.. Dedim ki 'Buraya bakın...' Devam ettim anlatmaya... Ama nafile. Kollarındaki saati alamam ki. Son 10 dakika... Son 5 dakika... En sonunda 'YETEEEERR....' diye bağırdım. Tabi bağırmadım. Önceden bağırırdım.. :)

- Kıyametin gerçekten kopacağına inanıyor musunuz? Yani cevabınız evetse burada ne işiniz var. Gidin dışarı gezin tozun eğlenin. Ouldan kaçın. Öğle arasından sonra neden geldiniz ki o zaman okula... Çemberlerle ne işiniz var ki bu saatten sonra...? Haaa eğer, inanmıyorsanız bırakın geyiği. Ders işliyorum. 
İçlerinden bir ses... 'Hocam yok yazarsınız diye geldik...!!!'  Tabi beyin kısa devre... NEyse susturdum devam ettim.

Ama yok... Geri sayım devam ediyor. İçerden acılı bir ses... 'Son 10 saniye...'

YUHHHHH dedim ya.... Hani dışarıda kar yağsa, biraz bulut olsa tamam dicem de... Muhtemelen Türkiye'nin en güneşli yerindeyiz. Dışarıda gömlekle dolaşılacak bir hava var. Havaya 1 gr bulut yok... Dün bile daha kötüydü be hava.. Bugün inadına çok güzel... Daha neyin muhabbetidir bu???

Aslında tepkim sınıfa değil. Bütün insanlığa. Nedir yaa kendinizi bu kadar kaptıracak? MAdem inanıyorsunuz nedir Şirince'ye falan gitmek? Merakıımdan facebook ta status bölümüne yazı yazdım. '21 Aralık'ta kıyametin kopacağı kesin olsaydı ne yapardınız?' diye yazdım. İçlerinden biri çok mantıklı birşey yazdı. 'Kredi çekerdim..' dedi. Harbi mantıklı. Çek krediyi, yaşa hayatını. Takıl. Anında hızlı yaşa, yapmak istediklerini son dakikada yap, kurtul... Tabi bizimki hayal. Ama sonuçta taaaa Şirince'ye gidip de bundan medet uman insanların kıyametin kopacağına bu kadar inandığını düşünmüyorum. İnansalardı arkalarında hiçbirşeyi bırakmazlardı. Ama öyle mi oldu? pehhh, Hiçbiri gitmeye tenezzül bile etmedi.. Neymiş izdiham olacakmış... Lan neyin kafasını yaşıyorsunuz siz beee.....

Ayrıca bir blogger arkadaşım facebookta sorduğum sorunun cevabı olarak 
'Sevdigimi anneme babama tanistirirdim, sonra tüm aileyi bir araya toplar ziyafet verirdim. Son yarim saatte sevdigimle yataya uzanip, kollarinda gözlerimi kapatip (ebedi) uykuya dalardim.' 
yazmış. Bu da güzelmiş. Ayrıca beğendiğimi belirtmek isterim.. :)

19 Ara 2012

Seçim zamanı

Buaralar inanılmaz derecede ikilemde hissediyorum kendimi. Cumartesi günümü kendime ayırmıştım. Önceki yazılarımda bahsettim mi hatırlamıyorum. Yok, sanırım bahsetmemişim. Sevgili dostum E.E.E'ye attığım e-mail de geçiyordu bu konu...

Şimdilik şöyle ki dostlar...
Hafta içi o kadar yoğunum ki. Salı günü hiç dersim olmasa bile yapılması gereken işler güçler 'Keşke okul olsaydı da en azılı sınıflara bile ders anlatırdım.' dedirtiyor bazen. Mesela bugün saat 14:30 de diş randevum var. 16:00 da fotoğrafçılık kursum... 18:00 de özel dersim olmalı. Ancak dersini yarına aldırmak istedi. Kabul ettim. Aslında kabul etmemem gerekiyordu. Neymiş, beyfendinin okuldaki öğretmenleriyle halkısaha maçı varmış da ona gidecekmiş. İyi bari dedik. Ama benim yarınki sporum aksadı... :( Zaten 1 haftadır gitmioyrum. Bunun vermiş olduğu bir burukluk var içimde. 400 küsür lira para verdik oraya. İçime koydu değil. Ama aksattığım her gününde koymuyor değil...

Okuldaki beden öğretmenimiz bana öğrenci bulmuş. Haftada 2 gün.. Hatta belki 3 gün olabilirmiş. Şimdi durum böyle olunca öğrencilerim hayli artmış bulunmakta. Pazartesi ve Çarşamba'ya alıp spor olayını iptal ettirmek zorunda kalabilirim. Ya Cumartesi'yi işgal edip fotoğraf sanatımı icra etmek için kendime ayıracağım vakti öldüreceğim, ya da dersleri araya sıkıştırıp yoğu, yorucu bir hafta geçireceğim. Son seçeneği zorluyorum. Bir yandan da fotoğraf kursu ve sporumu da aksatmamaya çalışıyorum. Okuldaki kurs Perşembe ve Cuma günlerini öldürüyor. 

Ama seneye böyle olmayacak. Umarım bu öğrenciler seneye de bende kalır da senenin başından adam akıllı bir plan yaparız. Daha sonradan tek tek gelince haftanın gün ve saatlerine yerleştirmek çok zor oluyor. Şuan için durum çok karışık... Programımı anlamanızı beklemiyorum. Ama bana şu konuda yardımcı olabilirsiniz...

Şimdi ise karar vermem lazım. 

Ya para fotoğraftan vazgeçip para kazanmalıyım. 
Ya da 's.çarım programlarını.. Sıkıştırsınlar haftaiçi akşam saatlerine derslerini...' deyip dersleri zora sokmalıyım. Bu cazip görünebilir. Ama öğrenci de kaçırabilir... Sizce kaçırır mı?

Para düşkünü değilim aslında. Harcamayı gerçekten çok seviyorum. Ama ev olayına girdik biz.. Mart - Nisan ayı gibi ömürlük bir kredinin altına gireceğiz. Eve taşıma durumları var. Taşınacağımız evde çok masraf çıkacak. Bu masrafları taşınırken yaptık yaptık.. Yapamazsak bir daha s.ksen yapamayız. Nedeni çok basit.. 
Kredi ödemeleri. 
Havalar ısınacak, canımız gezmek isteyecek.
Tatil yaklaşacak, yaz plan programları...

Offfff, hayatımda hi bu kadar milli piyangoya  umut bağlamamıştım. 1 bilet daha mı alsam ne?:(

Ardı ardına gelen mimler :)


Melo'dan başlıyorum ilk önce. Güzel bir mim... Adak adamak veya ağaçlara çabut bağlamak değil de belli tarihlerde (bu doğum günü olur, yılbaşı olur farketmez...) dilek dilemek hoşuma gider. Bunu genelde ben doğum günümde yaparım. Hatta o gün bloguma yazacağım postun konusu bu olur. Ama mimden kaynaklı olaraktan bu olayı biraz geriye çekebiliriz. Mimin konusu şu...

2013 yılında olmasını istediğimiz şeyleri evrenden isteyecekmişiz. Haaa isteyip de g.tümüzü devirip yatarsak evren sana bi hareket çeker o ayrı. Ama biz dileğimizi yine de yapalım... :)


  • Sevgili sevgilimle muhteşem bir yıl geçirmek benim ilk dileğimdir. Sevgimiz büyüsün, kocaman olsun. O, hep benim olsun, hep hep hepp :)))
  • Kilo almak istiyorum. Sporla beraber bunları kasa çevirmek istiyorum. Bu disiplini hayatıma sokmam lazım, bunun farkındayım...
  • Yeni evimize yerleşip geniş balkonuna oturup bir fincan çay içmenin huzurunu yaşamak istiyorum.
  • Özel derslerimin düzene girmesini istiyorum.
  • Özel derslerimle ilgilenirken, fotoğrafla da uğraşmayı, hatta haftanın 3 günü sporumu da eksik etmemek istiyorum. Tabi bütün bunları okulla beraber yürütmek... ve bunları haftalık programa koyabilmek.. İşte bunu istiyorum.
  • Zengin olmak istiyorum. Evet, çok param olsun. Ama sefalet çekenleri de görebileyim istiyorum.
  • Öğrencilerimin çok iyi yerlere yerleşmesini ve beni unutmamalarını istiyorum. Evet, bu benim benzinim olacak...


Önceden daha fazla şey dilerdim. Eski yazılarıma baktığımda birçoğunun hatta hepsinin gerçekleştiğini gördüm. 




Tosbağa'nın Dünyası da beni mimlemiş. Kendisini yeni takip etmeye başladım. Blogu, kendisinin fotoğrafa olan ilgisinden olsa gerek bayağı sardı. :)

Blogumda okuma listemde görmek istediklerim ve görmek istemediklerimi merak etmiş. Değişik bir mim olmuş. Cevaplaması zevkli olacak... :)

GÖRMEK İSTEDİKLERİM
1. numarada benden bahsedilen bir konu görmek beni deli eder. İnanılmaz mutlu eder. Sadece o günü değil, önümde 3 günün güzel geçmesine sebep olabilir... :)

GÖRMEK İSTEMEDİKLERİM
Velhasılkelam bir diğer nokta ise şu. Takip ettiğim blogger ların copy paste yapmamaları beni mutlu kılar. Mesela bir haberi alıp olduğu gibi kopyalayıp yapıştırmak bana anlamsız gelir. Ben haber okumak istesem bir haber sitesine giderim değil mi? Haaaa ama kalkıp onun altına bir yorum yazarsa işte orda susarım. O ayrı...

Kısa ama özzzzz olduğunu düşünerekten konuyu burada kapatıyorum. 

Ben mimleme olayını beceremiyorum. Dileyen yapabilir. Herkes üstüne alınabilir. Kimine göre zor gelen mim, kimine göre cazip gelebilir. Cazip gelen hiç üşenmeden cevaplayabilir. Yüksek ihtimal görürüm, okurken de sevinirim. :)

17 Ara 2012

Müthiş bir haftasonu

Müthiş bir haftasonu oldu bu kez. Ama halen daha yapamadıklarımdan dolayı iç huzursuzluk var içimde.

ADF nin amatör denizcilik belgesini almak için bir sınava girmem gerekiyor. Sınav ayın 23 ünde. Ve ben daha hiçbir notun kenarından köşesinden bakmadım. Ama şunu biliyorum ki inanılmaz derecede teknik bilgilerin yer aldığı bir sınav bu. Bu sınavı kazanamazsam ehliyet alamayan ezikler gibi gezebilirim denizlerde.

Onun haricinde dünkü fotoğraf gezisi oldukça iyidi. Aslında Eski doğanbey her zamanki gibi sessiz sakin ortalıkta kimsenin olmadığı sanki boşaltılmış bir köy havasında duruyordu yerli yerinde. Öyle boş boş evleri çekmeyi tenezzül bile etmedik. Çektiğim 2 fotoğraf hoşuma gitti. Zaten onları da Karelerim'de paylaştım. tık... Oraya gittiğimizde anladık ki bir modele ihtiyacımız var... İnsanın olmadığı kare gerçekten boş oluyormuş. Bunu önceden  önemsemezdim ama gerçekten öyleymiş...

Daha sonra aşağı inip Karina'da balıkçı veya tekne falan çekeriz dedik. Ama oraya önceden gittiğimiz için aslında ayağımız geri geri gidiyordu. Orjinal bir fotorğaf bulacağımızı düşünmedik. Ancak sonradan sahile gelen kuşları görünce fikrimizi değiştirdik. Kuş çekelim dedik.. Biraz bataklığa girip sessiz sessiz yaklaştık.. Çok ürkek hayvanlar gerçekten. Bir ayağımız çamurda, elimizde kameralar, tripotlar. Açıyı ayarlarken minik fısıltılarımız. Ne kadar dikkat etsek de kaçtılar. Çekebildiğim ancak bu. Tıkk...

Akşam eve geldiğimde çok yakından görüştüğümüz arkadaşlarımız bize geldiler. Yemek yedik, oturduk. Çay içtik. Kendimi onların yanında o kadar rahat hissediyorum ki onlar otururken benim uyuklamam kimseye garip gelmedi.. :) haa bunu abartmamam lazım, biliyorum ama hoşuma gidiyor ya... İnversitede bırakmıştım ben bu rahatlığı. özlemişim....

Bugün ise erken kalkıp sevgili sevgilim hazırladığı güzel bir pazar kahvaltısından sonra öğrencimin gelmesini bekledim. Fakat başına buyruk kararlar alan velim yüzünden boşu boşuna beklemiş oldum.. :( Neymiş efendim, daha Perşembe gelmiş. Bu hafta bir daha gelmesine gerek yokmuş. İyi de bundan neden benim haberim olmuyor. Neyse birşey demedim.

15:00 teki dersim için Kuşardası'na gittik sevgilimle. O mağazalarda dolaşırken ben de tamsayılar anlattım... :P

Dersten sonra HOBBİT' e gittik. Muhteşem... Kesinlikle bu kadar iyisini beklemiyordum. Yüzüklerin Efendisi tadında harika bir film olmuş gerçekten. Karakterler aynı. Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ile tamamen iç içe bir film... Kitaplarını alıp okuyasım var. Ama kendime güvenemiyorum.



Nothing Else Matters - solo piano, Scott D. Davis

15 Ara 2012

soru cevaplı bir mim

melodram beni unutmamış ve mimlemiş. Unutulmadığım için bir kez sevindim. Cevap verebileceğim bir mim olduğu için 2. kez sevindim. Teşekkürler :))


  • Mantığın mı yoksa duyguların mı ön plandadır?
Ne zaman duygularımla hareket etmişsem hep pişman olmuşumdur. Sebepsiz bir iş (iyilik veya kötülük, sevgi veya nefret gösterisi farketmez...) yapmamaya özen gösteririm. Bunlardan dolayı mantıklı davranırım. En azından davranmaya çalışırım... (Ama neticede insanız değil mi. Arada sağtığımız da olmuyor değil...:)

  • İnsanlar niye mutlu değiller? Niye gözlerinin önünde ki mutlulukları görmüyor ve şükretmesini bilmiyorlar?
Cevap çok basit. İnsanoğlu aç... Hep daha iyisini istiyor. Aslında bir bakıma bu iyi birşey. Eğer öyle olmasaydı bu noktada olamazdık. Teknoloji bu kadar gelişmezdi. Hayat bu kadar kolaylaşmazdı. Ama bütün bu gelişmeler bizi mutsuz etmeye yarıyorsa koymuşum ampulü icat eden Edison'a...

Cidden açız ama.. Gözümüz aç bizi. Doymak bilmiyoruz. Etrafımıza bakmıyoruz. Empati yeteneğimiz gün geçtikçe köreliyor. Biraz daha ilerlesem 21 aralık'a bağlıcam. tamam, kapatıyorum...

  • Çok para harcayıp, keşke almasaydım ya da harcamasaydım dediğin bir şey var mı?
Olmaz mı? TAbi ki var.. TEK TAŞ YÜZÜK... zuhahahaaaa şaka şakaa... burdan sevgilime eşşek şakası yaptım ilk ke.z Umarım bu bi tarafımda patlamaz... :)

Evet, bunu vakit kazanmak için yapmıştım. Oysa ki hatırlayamıadım şimdi.. Ama kesin var, evet. Biliyorum var...

  • Haklı olduğun bir konu da kendini savunur musun? Yoksa susmak adalet mi dersin?
Bu savunmayı kime karşı yaptığım çok önemli. Çünkü vereceğim tepkiler, söyleyeceğim sözler kişiden kişiye, ortamdan ortama göre değişir. Ancak ben zarar görüyorsam elim boş kalmaz. Bir şekilde ya hakkımı ararım ya da acısını çıkarırım. Bunun adını artık siz kin tutmak mı dersiniz, yoksa ne biliyim ne dersiniz bilemem... 

  • Tok gözlü müsün? Yoksa her şeyim olsun diyenlerden misin?
Tok gözlü olduğumu söyleyebilirim. Hareketlerim zaman zaman böyle göstermese de (ki bunu beni gerçekten tanıyan kişilere gösteririm) aslında tok gözlüyümdür. Neden ucuz takım elbise almak zorundayım diye moralimi bozmam. 



Mimleme olayına ben girmek istemiyorum. Bunu okuyan her kim varsa mimime cevap verebilir. Cevaplaması zevkli sorular, tavsiye ederim.. :)



10 Ara 2012

Kaybolan yetenekler

2 seçeneğim vardı. Ya haftasonu İstanbul'da çektiğim fotoğraflara bakıp onları düzenlemek ya da bloguma post yazmak. İkincisini seçtim şanslısınız... :)

İstanbul'dan gelir gelmez alk baktığım Melodram'nun magazin dergisiydi. Geldiğimde bulmuş olmasaydım büyük hayal kırıklığına uğryacaktım. 1. sinden çok daha başarılı bir dergi olmuş. 100 sayfadan bahsediyordu. Korktum, onca şey okunur mu diye? Meğer ki 25 sayfa yazmış. Oysa ki aynı şekilde 100'e kadar gitse yine okunurdu bee.... :) Tebrik ederim kendisini. Beni de dahil ettiği için ayrıca teşekkür ederim.. :)

İstanbul macerası nasıldı? Çok farklı bireyle karşılaşmadım. Aynı bıraktığım gibi...

Araba sürerken mesaj çekmek. O sırada teyple uğraşmak... Bunları yaparken beynimin durduğunu hissederdim. Sonra 'olm sen manyak mısın? Önüne dengesizin biri çıkcak, başın belaya gircek...' diye kendime kızarken aslında ne kadar yetenekliyim diye düşünürdüm. Taaaa ki İstanbul'a gidene kadar... Arkadaş arkadan gelen paranın üstünü verirken telefonla konuşan... Bir yandan da sol şeride geçmek için arkadan araba gelip gelmediğini kontrol eden... Bütün bunları da memnuniyetsiz bir tavırla yapman bu dolmuş şoförü asabi olmasa durdurup dolmuşu tebrik edesim vardı. Adam kendisindeki yeteneğinin farkında değil...

İstanbul insanı tepkisiz... Alışkın... 'Yolda ölsen kimse dönüp bakmaz.' sözü gerçekten doğru. Ayı şekilde bir mekanda oturup arkadaşlarınla biraverini içerken içeriye bir çingene girip dartbuka çalarsa buna ben şaşarım. Ancak müessesenin sahibi birşey demez. Gerçekten darbuka ustasıydı. Yine kaybolan bir yetenek daha...


2 günde 2 kaybolan yeteneği farkettiğime göre... Burada çok insan heba oluyor, farkına varan yok...

Kahretsin, yine sosyal mesaja bağladım yazıyı...

30 Kas 2012

Tecavüze uğrayanın penceresinden bakabilmek?

(Yazıyı kafamdaki karmaşık düşüncelerden dolayı çok zor topladım. Umarım dağınık olmamıştır...)

Bir hafta olsun ki normal geçsin şu güzel okulumda...
Perşembe günü... Haftaya yeni başladığım bir gün. 10 saat ders.. Gir, gir, bitmek bilmez.
Cuma günü... yine 10 saat ders.. Yine 10 saat ders.. Gir gir bimek bilmez. Bir de en azılı sınıflara...

Olaydan dün sabah haberdar olmasına rağmen olayı sindirip yazıya dökmem ancak gerçekleşmesinin nedeni yukarıda yazdığım yoğun yaşantım...

Sabah 7:00
Günün ilk ışıkları. Okul merdivenlerini tek tek çıkıyorum basamakları.
Aklımda geçen haftaki olay var. Buraya dökmediğim can sıkan bir olaydı... Bu hafta normal geçsin diye evrene mesaj yolladığım saniyelerdi. Kafamı kaldırdığımda müdür belirdi önümde...

- Günaydın.
- Günaydın hocam.
- Birşey konuşmamız lazım.
'Ahanda geliyor...' dedim içimden ve geldi. Beni bir kenara çekip bir önceki gün br öğretmen arkadaşımızın başına gelen olayları anlattı. Anlatımı sonunda donup kaldığım, tüylerimi diken diken eden olay şu.

İsimler kesinlikle rumuzdur. Gerçek isimler değildir...! 

Figen adında bir öğrencimiz vardı. 4. sınıfı bitirdikten sonra yaşını bahane göstererek (bilmediğim, anlam veremediğim bir sebepten ötürü) sınıf atlatılmış bir öğrencimiz. Yani 5. sınıfı okumadan 6. sınıfa geçmiş. Geçen sene benim rehber öğretmenliğimi yaptığım sınıftaydı. (6. sınıf) Tabi bu sene 7 olması gerekli. Ancak yıl içerisinden okula hiç devam etmediğinden dolayı sınıfta kaldı. Yani bu sene yine 6. sınıfta. Şuan 15 yaşında. 6 aylık hamile kalmış! Kimden? Üvey babasından...

Hani biz öğretmenler (özellikle din öğretmenleri) insanoğlunun ne kadar yüce, hayvanlardan farklı olduklarını ifade etmeye çalışırız ya. O geldi aklıma... Ne farkımız var söyleyin bana? Biz bu doğanın düzeni bozmaya yarayan genetiği bozulmaya en yatkın yaratıklarız dedim içimden.

Suudi Arabistan geldi sonra aklıma. Hani hırsızlık yapınca eli kesilen insanlar. Tecavüz edince cinsel organı kesilen erkekler. O adama yapılması gerekenleri düşündüğümde biranda kendimi o bağnaz insanlarla aynı seviyede gördüm. Nasıl olur? Nasıl olur da bir insan kızına bunu yapabilir? diye soruyorum kendi kendime. Zaten bu soruyu kendi kendine soran birçok insan var. Bu olaydan haberdar olan bütün normal insanlar sorarlar bu soruyu kendi kendilerine. Bunu düşünmek anlamsız...

Peki geçmişi..? Daha felaket...
Jandarma'nın varmış olduğu bilgiye göre Figen 4 yıldan beri üvey babası tarafından tecavüze uğruyormuş. Hadi buraya kadar sindirdik. Adamı astık. Zaten şuanda içeride. Peki ya anasına ne demeli? Bana sorarsanız olaydaki en iğrenç mahlukat anne.... Bu rezaleti anneye sorunca anne tarafından verilen cevap şu:

- Bunu ilkuldaki sınıf öğretmeni biliyor.

cümlesinin sonunu düşünmüyor ve Figen'in 4. sınıfta rehberlik yaptığı öğretmeni Sinem'in başına çorap örüyor. Artık buna 'başına çorap örmek' mi denir, yoksa hainlik mi denir bilemem ama tabi bu cevap, jandarmanın hemen Sinem hocanın yanında bitmesine sebep oluyor. Sinem hoca suçlandı. Suçu, suçu jandarmaya bildirmediğinden suça ortak olması. Cezası, ÖĞRETMENLİKTEN MEN EDİLMESİ...

(Geçen seneki rehber öğretmeni de ben olduğum için ben de kapımda beklemiyor değilim jandarmayı...)

Arkadaş...
Senin kızın kocan tarafından 6 aylık hamile. 4 yıldır kocan tarafından tecavüze uğruyor. Sen bunu farketmiyorsun da öğretmeni nasıl oluyor da okula hiç gelmeyen kızının kiminle yatıp kiminle kalktığını bilebiliyor? Sen hangi yüzle öğretmeni öne sürüp kendini aklı çıkarmaya çalışırsın.

Sen kocana sahip çık önce. Uçkurunu bi kenara koysun da beyniyle hareket etsin.
Kızına sahip çık. Öğrenci olduğunu bilsin.
Hayatına sahip çık, kiminle yatıp kiminle yatmadığını, evine kimi aldığını bil...

Bir bayan olsanız. Kocanız kız çocuğunuza tecavüz etse, hatta hamile bıraksa...
O kocayı ne yaparsınız? O kocayı savunur musunuz? Yoksa ...?

O kadın yerine koyabiliyorum kendimi. Yapabileceklerimi hayal edebiliyorum. Bu çok kolay. Ancak empati kuramadığım birr nokta var.

Figen?
Figen'in üvey babasına karşı beslediği duygu? Peki annesinin bu olaydaki tavrına karşılık annesi hakkındaki düşüncesi? 

Kızın yerine koyabiliyor musunuz kendinizi?  Ben koyamıyorum. Benim empati yeteneğim o kadarına yetemiyor.

Yetemiyor, ancak çok korkuyorum...

27 Kas 2012

Bu bir, her bi bokolog esnaf örneğidir.

Bu evi kiralarken sokak sokak ev aradık. Bir bakkala girip üst kattaki boş dairenin boş olup olmadığını sorduğumda bilmediğini söylemişti bana. Oysa ki şimdi sorsan bilmediği şey yok adamın. 'Her bi bokolok' diyorum ben buna. Şimdi ise yine aynı avi emlakçı ile tutmuş olmak biraz acı verici oldu aslında için için...

Emlakçıyı geçelim de bakkala tekrar geri dönelim.

1-2 ay oldu heralde. Süt mü alacaktım yoğurt mu ne tam hatırlamıyorum. Evet, yoğurttu yoğurt...
Aradğım marka yoktu da boktan başka bilmediğim ne idüğü belirsiz dandik bir marka vardı. 'Yok kalsın..' dedim. Hemen atladı bizim her bi bokolok...

- Ama bu bizim Acıpayamlı bilmem kimin nenesinin cart curt ettiği yoğurt. çok sağlıklı. çok kaliteli. şöyle böyle....

Kendi ürününü haddinden fazla öven bir satıcı. Ama o kadar bokunu çıkarıyor ki çok itici oluyor. Tabi almadım. Çıktım. Başka birşey aldım. Çikolatamı aldım sadece çıktım.. :)



Bir Kore yemeği var. Hazır erişte olarak geçiyor. Orjinal adı ramen...

Yandakinden işte... Bunu alıp sadece kaynar suyun içine atıp içinden çıkan karışımı da boşaltıp 3-4 dakika kaynattıktan sonra çöp stick lerle yiyorsunuz.. İnanılmaz eğlenceli.. Müthiş baharatlı bir tadı var... Süper ötesi.. Kipa'da satılıyordu sadece. Artık satılmıyor.Bütün Kipa'lara baktık, yok artık. Satışı kaldırmışlar. Onun yerine yine ramen diye geçen boktan başka bir marka satılıyor...

Neyse konumuza geri dönelim.. Aradan 2-3 hafta geçti heralde yine hatırlamıyorum. Elemana bi yem attım...

- Sizde ramen var mı?
- Ne var mı?!
- Ramen ramen... Kore yemeği.. Erişteye benzer Böyle suyun içine atarsın, kaynatıp yersin falan...

Hani her bi bokolok ya... bunu da bilir sandım ne biliiim? Tabi yine bir fikri yok değil...

- Bunu bizim köyde erişte yapıyor teyzeler. Ondan bu ondan..
- Yok bu ondan değil. Bunun baharatı falan...
- Tamam tamam işte ondan bu... Aynısından...

Eleman araştırmacı çıktı ama.. Önündeki bilgisayardan google a girip arattırdı bana.. Üstteki resmi gösterdim. "Ahanda bundan.. Bunu getir. Elindeki bütün malları sadece ben alırım. Sen merak etme, elinde hiç kalmaz." dedim. Eleman heyecanlandı... 3-5 gün sonra yine beni görüp:

- Abi o bahsettiğin şeyin adı neydi?
- Ramen ramen...

'Nooldu buldun mu?' diye sormaya cesaret edemedim. Çünkü elemanla ne zaman iletişime geçsem sonunu getirip kendimi dükkandan atamıyorum. Sormadım, rahatlıkla çıktım..

Bu kez tarihi net bir şekilde hatırlıyorum. BUGÜN!
Bildiğimiz salça alcaktım. 2 çeşit olduğunu söyledi. Tukaş? Öncü? Her yerde satılan, her yerde bulabileceğimiz marka olan Öncü'yü seçtim. Ücreti verdim. Buraya kadar son derece normal bir alış veriş. Üründe bir gariplik yok. Markası da belli. Bu yine atladı...

- Bunu bizim bir emekli polis arkadaş var. Bunu o yapıyor.
(içimden) HÖNK Hadi ya ne güzel...

Ulan bu nasıl adam? Koca ÖNCÜ'nün sahibi emekli polismiş.. )
Pardon pardon.. Bu nasıl adam? diye sorarken aslında bizim bakkalı kastetmeliydim.
Bu adam bütün ürünlerini kendi çevresinde imal ediliyor sanıyor. :)

21 Kas 2012

Genç yaşta cinsel sapkınlıklar

Hayır, hayır... Şikayet etmiyorum. Biliyorum ki övünmek gibi olmasın ama burası birçok yerden daha iyi. Hele ki İstanbul deneyiminden sonra şikayet edesim gelmiyor. Ama kendi jenerasyonumla kıyaslıyorum da...

10 yaşında sigaraya başladınız mı?
10-11 yaşlarına geldiğinizde sınıfınızdaki kız arkadaşlarınızın yanında küfürlü konuşabiliyor muydunuz?
13-14 yaşlarındayken şaka olsun diye arkadaşlarınızın hayalarından tutup havaya kaldırıyor muydunuz? Bunu yapıyor olsanız bile kız arkadaşlarınızın arasında mı yapıyordunuz?
Bizim zamanımızdaki ortalama bir okulu öğretmeniyle öğrencisiyle alsak. Şimdiki Türkiye'nin çeşitli okullarına dağıtsak. Nasıl dumur olacaklarını tek tek izlemek isterdim.

Bugün rehberlik yaptığım sınıfın kız öğrencileri her rehberlik dersi öncesinde olduğu gibi yoğun bir şikayetle yanıma koştura koştura geldiler. Ne yalan söyleyim bir çoğunu dinlemiyorum. Çünkü biliyorum ki bu dönemde olan kız erkek rekabetinden ve karşı cinse olan antipatiten kaynaklanan absürt saçma sapan sebeplerden ötürü yanıma hep geliniyordu.

Bir tanesi yaklaşık 1 ay önceydi...
Bir erkek öğrencim kız öğrencinin kafasının arkadasından tutup öne doğru eğerek 'sakso yapalım mı?' diye artık nereden gördüyse gerçekleştirmek isteği cinsel fantazinin artık provasını mı diyim ne diyim bilemedim... İşte o hareketi taklit ediyormuş. Kızcağız da tabi söylediği sözün anlamını bilmediği için bütün saflığıyla öğretmenine gidip 'Hocam, .... benim kafamı tutup 'sakso yapalı mı?' diyip duruyor..' demesi ile olay benim kulağıma uçuyor. Aniden disiplin kurulu toplanıp aynı gün içinde çocuk başka bir okula nakil ediliyor...

Çok daha beterlerini İstanbul'da gördüm. Tabi burası bu konuda daha katı.. Gözünün yaşına bakmıyorlar. Ama öyle de olmalılar bana kalırsa. Yoksa 13 yaşındaki öğrencilerin doğumlarına şahit kalıcaz yakında...

Bugün ise erkek öğrencilerim kız öğrencilerin gözü önünde hayalarını tutuyorlarmış.

Nasıl bir fantazidir arkadaş?
Bu yaşta nasıl bir hayalgücüdür bu?
Nedir bu özenti?
Bu kadar mı heveslisiniz buna...?

17 Kas 2012

Zamanın insanlara etkisi

Yeni makinamı aldım. Deli gibi herşeyi çekesim var. Umarım bu hevesim geçmez. Yoksa verdiğim onca paraya çok üzülürüm.

Dün en çok görüştüğümüz arkadaşların evine gittik. Dedeleri alt katta oturuyor. Yaşı oldukça var. Hasta... Hastanede kalıyordu uzun bir müddet. Evine gelmiş. Yanına inelim dedik. Tabi bu da bana dede portresi çekmek için verilen ilk şanstı...


Yüzünün bu kadar kanlı canlı olduğuna bakmayın. Elini öpmek için tuttuğumda buz gibiydi. Rengi oldukça soluktu. Bu renk photoshop sayesinde geldi dedeye. Kolay kolay da bakamıoyrdu. Bana baktığı bir an buldum ve çektim.



Bu küçük çocuk büyüyünce, dedesinin babasını acaba hatırlayabilecek mi?
Gözümüzün önünde adım adım büyüyen bu çocuğa ve yavaş yavaş sonsuzluğa doğru yolculuğa çıkan dedeye 'DUR!' demek mümkün olmuyor.

12 Kas 2012

Şansın, beni alıp yerden yere vurması

Şans, bugünlerde bir sevindiriyor, bir üzüntüye boğuyor. Bir karar verebilmiş değil. Şans bize gülecek mi, yoksa bi tarafımıza mı girecek? bilemiyorum...
Lütfen okuyun ve yorum yapın... :(

Evdi, fotoğraf makinasıydı, özel dersti... Hepsi sırayla kısa zaman aralıkla o kadar değişken içindeler ki.. Ne yapacağımızı şaşırdık.

İlk önce evden başlayım. Bulunduğumuz ilçede gezmediğimiz ev, inşaat, şantiye vs... kalmadı. Bütün ustalarla kanki oldum diyebilirim. En sonunda bir karara vardır. Kapora için acil nakit paraya ihtiyacımız varken ben de o zaman içinde kredi kartımızın hesas kesim tarihi geçti ve 2000'e istediğim ve yaklaşık 1 aydır sepetimde beklettiğim fotoğraf makinasını alacaktım. Tam alacaktım ki daha uygun fiyata üstelik daha üst sınıfta ve çok temiz olduğunu düşündüğüm (hatta bu işlere kafası çalışnaların da ok verdikleri) bir fotoğraf makinasını almaya karar vermiştim. 1 günlük deneme şansım vardı. 'Cumartesi günü gelir alır, denersin.' demişti eleman. Cumartesi günkü fotoğraf gezisinde bana verecekti. 10 Kasım Atatürk'ü anma töreninden sonra kürtlerin hakim sürdüğü, ilçedeki bilimum kaçakçılığın, hırsızlığın, uyuşturucu ticaretin hüküm sürdüğü malum mahalleye attık kendimizi. Elemanı bulduk. Sanki benimle konuşan o değilmiş ki 'Bugün olmaz. Bugün düğün var. Çekime gidicem. Makina bana lazım' cart curt bıdı bıdı bişiler geveledi ve o anda kendimi MAL-azgirt'teki (bkz: 2007-2011 tarih aralığındaki yazılarım) ruh halinde hissettim. O dünlere tekrar geri döndüm. Nasıl bıraktıysam aynı şekildeydiler. Aynı kaypaklık halen kanlarında dolaşıyordu. 'Tamam, kalsın' dedim ve çıktım gittim. Arkadaşlarımın yanında sanki yalancı konuma düşmüş gibiydim. Hiç hoş olmadı bu... çok küfür ettim, rahatladım.

Neyse... dedim artık diğer sepette beklettiğim makinayı alırım diye düşünürken yine aynı gün içinde) bir fotoğrafçı arkadaş 2. el almayı düşündüğüm makinanın sıfırını yaklaşık 1750 ye gittigidiyor dan satıldığını söyledi. Tabi fikrim tekrar değişti. gittigidiyor dan o makinayı alacaktım. Pazar günü beş parmak dağlarına çıktık. Oldukça yorucuydu, felaket macera dolu saatler geçirdik. Akşamına gelir gelmez hemen kendimi gittigidiyor da buldum. Makinayı buldum. Gerçekten o fiyataydı. 3000 TL den düşmüştü, sıfırdı. Sepete ekledim. Satışı tamamladım. Ödemeye bir baktım ki advantage kartına taksit yok...! O an çıldırdım, delirdim, kaffaları yidim. Resmen soğudum fotoğraf işinden...

Eşim sakinleştirdi beni, olur yaparız, ederiz, dedi. Peşin mümkün değildi. Attım kendimi bir kenara. Tatlı sevgilim de canım benim bir kenara oturup hesap kitap işlerine girdi. Kira, kredi kartları, taksitler, ödemeler, faturalar falan filan... Aslında peşin ödeyebilirdik. Matematiksel olarak mümkündü bu. Fakat biraz kendimizi sıkmamız gerekiyordu. Ne de olsa özel derslerim rahatlatmıştı. Ama yine de soru işareti vardı kafamızda. Bir dur falan dedi. O an gerçekten caydım. Başlıcam fotoğrafına da parasına da... dedim ve vurdum kafayı yattım...

Sabah 3. saatim boştu. Sevgili sevgilimi aradım. Alırız yaa olur falan dedi. Alıcaktım. Biraz riske girmek gerekliydi belki de. Peşin de olsa alacaktım o makinayı... Dersim bittikten sonra O'nu arabayla okuluna bırakayım diye yanına gittim. Çarşıdaymış.


Konuyla alakası yok ama bunu bu araya sokmak istiyorum kusura bakmayın...
Oğluna benden ders aldırmayı düşünen ev sahibimiz vardı. Okulda kendi dersine giren öğretmenine özel ders teklifinde bulunmuş. O da kabul etmiş. Biz de etik olalım olalım diye bi taraflarımızı yırtalım... Tabi öyle olunca benden vazgeçmişler doğal olarak. Kim istemez ki okuldaki öğretmeninden özel ders almayı?İnanın hiiiiiç sallamadım. Ne de olsa o, onun sorunu... Yarın birgün dedikodu çıkınca notu yerin dibinden 85 lere çıkınca (ki öyle olmuş) insanların çevireceği dedikodu onlara girecek, bana değil...

... diye olaylara pozitif yaklaşmaya çalışırken, ne de olsa makinayı peşin de olsa alabileceğimizin umudunu içimde barındırırken ciddi şekildeki en iyi maddi gelir kaynağım olan bir öğrencimin beni araması ve dersi bıraktığını söylemesi son noktayı koydu.

8 Kas 2012

Matematik öğretmenliği

(ALINTIDIR)

        Matematik öğretmenliği tehlikeli, sağlıksız bir meslektir. Ayakta çok fazla durursunuz. Dersi ne kadar öğrenci merkezli işlerseniz işleyin işin çoğunu tahtada siz yaparsınız. Teneffüsleriniz vardır tek. Sağ olsunlar kıramayacağınız çalışkan, başarılı öğrencilerinizin sorularını teneffüste çözerseniz, gün boyu çok fazla ayakta kalırsınız. İleri ki yaşlarda varis, romatizma, bel ve sırtınızda çeşitli rahatsızlıklar olma ihtimali yüksektir. Tahtanız beyaz, mürekkep kalemli ise kanser, eğer karatahtaysa astım, bronşit olma ihtimaliniz vardır. Matematik dersinin yapısı gereği başınız çok ağrır. Ve zihinsel yorgunluğunuz çok fazladır. Psikolojik açıdan ise tam bir kaostur matematik öğretmenliği. Senelerce karşınızdaki öğrencilere ders anlatırsınız ve hep anlaşılmamaktan yakınırsınız.
Sanki suçlu sizmişsiniz gibi karşınızda size çeşitli ruh haliyle bakan ve sorular soran sevgili öğrencilerinizle muhatap olursunuz.

* Bıkkınlık dolu, dalgın bakışlar

* Oflamalar puflamalar

* ''Hocam bu konu çok zor'' demeler

* Tüm gayretiyle anlamaya çalışıp anlayamayan öğrenciler

* Dayanamayıp bunlar bizim ne işimize yarayacak sorusunu sormalar

* Dersi kaynatmaya çalışmalar ve sizin de acıyıp biraz izin vermeniz

* Hatta bazen kendinizi işkenceci bir insan olarak görüp, bu genç insanlara eziyet ettiğinizi düşünmeniz

* Sınıfın yarısının anlamayacağını bildiğiniz halde bir konuyu anlatmak zorunda kalmanız

* Tekrar anlatmanızı isteyen öğrencinin seneler önceki matematik öğreniminin bozukluğundan dolayı elli kez anlatsanız yine anlamayacağını bildiğiniz halde, yine de kırmamak ve üzmemek için anlatmanız

* Aslında matematiksizde yaşamın sürdüğünü düşünüp ben niye buradayım ve ne yapıyorum sorusunu sormanız

* Geçen sene anlattığınız her şeyin unutulduğunu görüp çıldırmanız

* Yazılı okurken hayatınızın en sıkıntılı anlarını yaşamanız

* Tahtada anlatarak çözdüğünüz sorulardan tekini göstererek ''hocam bunun devamı şurası mı'' diyen öğrenciye nazikçe ''evet'' demeler.

* ''Hocam bu sorularda hep böyle mi yapacağız'' diyen öğrencinin matematiğin mantığını hala tam olarak anlayamadığını düşünüp üzülmeler

*Gerçekten bazı insanların matematiğin ileri konularını anlamaya yeteneğinin olmadığını görüp Tm hatta Fen sınıfında olduğuna anlam verememeler. Ve bazen bu seçimin sebebinin öğrencinin değil velinin ısrarı olduğunu öğrenip sinirlenmeler.

*Son sene dershaneye giderek matematiği bir senede öğreneceğini sanan saf öğrenciler

*Niçin beden eğitimi yada resim öğretmeni olmadım diye mutsuzluğu ifade etmeler

*Öğrencilerin anlamamasının sebebini kendinde arayıp bir çıkar yol bir çözüm aramalar.

*Her geçen sene idealistliğinizden, enerjinizden, azminizden bireylerin yok olduğunu görmeler ve hüzünlenmeler.

Tüm bunlara rağmen aradan çekip kurtardığınıza inandığınız, her geçen sene kendisini daha çok geliştiren öğrencileri görüp, hayatın kanunu bu;
Birileri kaybedecek birileri başaracak deyip tatlı bir huzur duymalar.
Matematiği öğrenememiş olsa da gerçekten sağlam bir birey olmayı başardığı; duruşundan, konuşmasından belli olan mezun öğrencilerinizi görüp hayatta önemli olanın matematikten çok öte bir şey olduğuna karar vermeler.

30 Eki 2012

Ev bark işleri


1 yıldır kendi ekseni etrafında dönüp de enerji üretemeyen dolap beygiri gibiyiz. Bir türlü dikiş tutturamadık gidiyoruz. Ne mi oldu?


Bundan 1 yıl önce başımızı sokacak evimizi kendimiz yapalım dedik. Hem müstakil olur, bahçesi olur. İlerde çoluk çocuk, torun tombalak bahçede koşuştururuz dedik. Bunun için müteahhitlik, mühendislik, ustalık, kalfalık bilgisinin yanında piyasa hakkında bir ton bilgi sahibi olmak gerektiğini düşündük. Bu konudaki yetersizliğimiz potansiyel kazıklanacak eleman moduna soktu bizi. Korktuk...

Prefabrik yapalım dedik. Ustayla, betonla uğraşmayız, hem istediğimiz gibi yaparlar, hem de hızlı olur, hem de ucuza çıkmış olur dedik. Aylarca araştırdık. Tamam dedik. Arsa bakmaya başladık.

Arsa merkezde olsun istedik, binalar arasında kaldı arsalar. Köşede, sağı solu açık arsalara baktık, çok para istediler. Tamam, merkeze uzak, sakin yerde olsun dedik, toprak kayar, yol su gelene kadar çok beklersiniz dediler. Ümidimizi yitirdik.. :(

12 katlı büyük binalar yapıcaz dediler. Yapmışlardı da 3 blog. Gittik, baktık. İşimizi görür dedik. Otoparklı, güvenlikli vs... Gittik, katımızı dairemizi seçtik, kaporamızı verdik. Başlıcaz başlıcaz dediler başlamadılar. 6 ay oyaladılar, halen başlamadılar. Müşteri bulamadılar, yapacakları arsayı İstanbul'dan bir şirkete sattılar. Bugün gittim adamları yakaladım. Kaporayı verecek gibi duruyorlar. Kaporayı sallamıyorum ama bu 6 içinde diğer piyasadaki evler 40-50 milyar hatta daha fazla arttılar. Şimdi ev bulucaz diye kafa beyin patlatıyoruz.

Biri herşeyiyle mükemmel ama çok para.. Diğeri ise bir şekilde baktığı cephesiyle, odaların küçüklüğüyle kötü bir yanı var.

  • 1 kere alacaksın. Sık kendini adam akıllısını al diyor bir içses...
  • Hayata 1 kere geliyorsun. 10 yıl boyunca hareket edemeyeceksin. Hiçbir yere gidemeyeceksin. Yaşın 40a dayanınca borçtan kurtulacaksın. 40ından sonra nereye gidiyorsun çoluk çocuk diyor diğer ses...

Siz hangi sessizsiniz?

21 Eki 2012

Sağlık, herşeyden önemli

Bu kadar hızlı yaşamak istemiyorum hayatı.. Çok hızlı çoook...

Aslında birçoğunun aksine haftaya oldukça sakin başlıyorum. Fakat ders saatlerim Perşembe ve Cuma'ya yığıldığından yoğunlukla son buluyor hafta. Hafta sonumu sakin geçirmek istiyorum ama olmuyor işte. 

Bugün (yani Pazar günü) sabah erkenden kalktık. Eşimin okul gezisine gittik. Rotamız İzmir'deki Sasalı Tabiat parkıydı. Benzer geziyi geçen sene Mayıs ayında benim bebelerle yapmıştı. Benimkiler 6, 7, 8. sınıf öğrencileri olduğu halde beni hayvanlar gibi yormuştu. Bunlar anasınıfı bebesi.. İçimden 'sçtık...' dedim. Bir de Cumartesi gecesinden hafiften burun akıntısı başlamaz mı bende? 'ahanda.. .Kesin sçtık..'



Sabah 7 buçukta kalktık. Okulun önüne gittik. Her çocuğun yanında velisi de geliyordu.  Velinin teki yüzünden dolayı yarım saat geç çıktık yola. Saat 8:15 te okul önünde olucaz denince bu arkadaş heralde 8:15 te evden çıkıcaz gibilerinden algılamış, yarım saatlik yolu hesaba katmamış. Neyse dedim, bunlara kafa yormayalım dedim.

İlk durağımız Buca Gölet'ti. Burada güzelce kahvaltımızı ettik. Hava tahmin ettiğimden soğuktu. İnce giyindiğimi düşündüm. 2 saat kadar orada oyalandıktan sonra Sasalı'daki İzmir Doğal Yaşam Parkı'na gittik... Kısacası bildiğimiz hayvanat bahçesi.. Ama çok büyük. Orayı gezmek için 3 saat verdik. Orada hava sağ gösterip sol vuran cinstendi. Üstüme birşey alıyorum terliyorum. Çıkarıyorum üşüyorum. Dalga geçer gibi... Burada çok yorulacağımızı biliyordum. Sadece kendimiz gezsek çok yoruluyoruz, kaldı ki bebelerle falan tahmin edemiyordum bile. Ama yanlış tahmin etmişim. Çünkü her çocuğun yanında annesi veya babası olduğundan bizimle hiçbir alakaları olmadı. Hatta ve hatta serbest dolaştılar. Arkada kalanları toplamak, önde gidenleri yavaşlatmak zorunda kalmadık, çok mutlu oldum. Ama çok büyük bir yer olduğu için oldukça yorulduk. Geri dönüş yolu tam faciaydı..

Otobandan tam çıktık, bir çocuğun rahatsızlandığını söylediler. Otobüsü kenara çektik. Mide bulantısıdır dedik, arabada bekledik. Annenin üstü kusmuk olmuş ve kızına sarılarak 'Ayşeee, Ayşeee... Kızıııım cevap veeer, Kızım cevap vermiyor.....' diye ağlayıp bağırmaya başladı. Hemen dışarı çıktık. Kız kitlenmiş öylece bakıyordu. Ne bir soruya cevap veriyor ne bir tepki... Kusmuğunu yutmasın diye hemen yan yatırdık, nefes alabilsin diye azına kaşık soktuk. Dilini ısırıyordu. Azını zor açıyordum. Zaman zaman parmağımı da ısırıyordu, ama kaşık gelince işim daha da rahatlamıştı. Belli bir süre sonra tepki vermeye başladı. Ellerini kullanıp elimi tutuyordu bana karşı geliyordu. O sırada ambulans aranmıştı. Bize neler yapabileceğimizi söylediler. Söylediklerini yapıyorduk zaten. Hemen geldi. Nöbet geçirdiğini söylediler. Epilepsi olup olmadığını sordular annesine? 'yok öyle birşey' dedi...

Ambulansa kızın annesi ve öğretmen arkadaşın eşi bindi. Soluğu Söke devlet hastanesinde aldık. Baba ve kızın 3. sınıfa giden ablası da gelmişti. Kız bitkindi, ona da üzüldüm.. :(

Midesi yıkanmıştı, serum bağlatılıp müşahede altına aldılar. Biz 1-2 saat daha bekleyip bize teşekkür ettiler ve yolladılar. Hayatımda ilk defa böyle birşey görmüştüm. O anda, gerçekten acil müdahele eğitimi almam gerektiğini düşündüm. Aslında o anda ne yapılması gerektiğini ben de biliyordum, bilgi vardı ama cesaretim yoktu... O sırada birbirimizden cesaret edip yapılması gerekenleri yapmıştık. Azını açmak, kaşık sokmak...
Doğru hastaneye... Küçük kızın ablası halen bekliyordu hastanede. Köyden babanneleri de gelmiş. Kızı alıp götürdüler. Biz de röntgen çektik. Yumuşak doku zedelenmesi varmış. Totoya bi ağrı kesici, yallah... :)

Kızın akıbeti belli değil... Yarın haberlerini bekliyoruz.